31 Aralık 2007 Pazartesi

2008

Yeni sene mutluluklar getirsin dünyaya demiyorum, çünkü bunun anlamsız olduğunu idrak ettim artık. Daha az trajedi yaşansın bu sene dünyada, dileğim bu.

30 Aralık 2007 Pazar

Kalınlaşmış

Bugün kalınlaşmış ruffles yedim. Bi halta benzemiyordu tadı.

27 Aralık 2007 Perşembe

Ah bu şarkıların gözü kör olsun!

Bu şarkı da denize geliyor efendim.

Düşünme artık, dalıp gidip uzaklara ellerin yanaklarında, başın öne eğik...

Çok güzel bir şarkı. merveye ithaf ettim gitti.

21 Aralık 2007 Cuma

Şapka

Bu sabah markete gittim, tatil günlerinde dışarı çıkmak hiç adetim olmamasına rağmen.

Evden çıkmadan önce, aşağıda gördüğünüz şapkayı taktım, çünkü hava güneşli ve çok soğuktu.

Eve geldiğimde anneme dedim ki, bu şapka defolu. Nike logosu şapkanın ortasına değil, sol tarafına işlenmiş. Annem şapkanın ortasında dikiş olduğu için, logonun ortaya konulamayacağını söyledi.

Kim haklı ola ki?

20 Aralık 2007 Perşembe

Kurban Bayramı

Kurban Bayramı'na bizim buralarda "İş Bayramı" derler. Gerçekten bir kurbanı almak, kestirmek, eve gelen etleri aynı gün içinde buzdolabına girebilecek hale getirmek, dağıtmak ve pişirmek her babayiğidin harcı değildir.

Lafı fazla uzatmadan sadede geleyim, bayramınız kutlu olsun.

18 Aralık 2007 Salı

Heyecan

Dün, son zamanlarda hiç olmadığım kadar heyecanlandım, Meltem Hanım'dan aldığım haber üzerine.

Aldığım haberin gereğini yerine getirirken, bir de baktım saat 1:30 olmuş. 5 saat sonra kalkıp işe gittim.

Geri döndüğümde, haberin gereğini yerine getirmemin hiç bir halta yaramadığı gerçeği tokat gibi çarptı yüzüme.

İşin daha da acısı, ne kadar boş biri olduğumu fark ettim. Çünkü sadece "yeni" heyecanlandırabiliyor beni.

Ayrıca işyerimde de bir gelişme oldu dün. Ben tam İngilizce'yi adam akıllı öğrenmeye karar vermiş ve bu kararı hafiften uygulamaya başlamışken, işyerimde belirsiz bir tarihte, ne idüğü belirsiz bir sınava tabi tutulacağımı öğrendim. Tüm önceliklerim değişti.

16 Aralık 2007 Pazar

Karar

Yıllar önce okuduğum bir Conan macerası takıldı bu akşam aklıma.

Kısaca şu anlatılıyordu o macerada.

Bir ülkede kralların ancak doğru karar verdikleri zaman ülkeleri yönetebileceklerine inanılıyormuş. Bu yüzden kralların her yaptıkları işte, önlerine iki seçenek çıkarmış. Mesele kralın önüne iki meyve tabağı geldiğinde, birinin içinde çok zehirli bir yılan olurmuş. Kralın önüne iki kapı çıktığında, birinin arkasında ölüm aletiyle bir cellat beklermiş. Yanlış karar veren kral öldürülerek ülkeyi doğru karar verenlerin yönetmesi sağlanırmış.

Hayal gücü işte.

15 Aralık 2007 Cumartesi

Soba

Benim tüm çocukluğum sobalı bir evde geçti.

Her sene kasım ayının sonlarına doğru kurulurdu sobalar. Bizim evin oturma odasında önceleri gazyağı, sonraları mazotla çalışan bir sobamız vardı. Misafir odasında ise ayda yılda bir kullanılan kömür sobası, daha çok dekoratif amaçlıymışçasına dururdu.

Sobaların kurulması da, kaldırılması da bir şenlikti benim için. Annemle babam sobayı kurmak için debelenirken ben nedense gülüp gülüp giderdim. Şu yaşıma geldim, ne zaman böyle alengirli bir iş yapacak olsam beni bir gülme tutar.

Gazyağı ile çalışan sobaları yakmak için, ucunda fitil olan bir metre uzunluğunda bir şiş kullanılır. Önce gazyağı musluğunu açıp biraz beklersiniz, sonra şişi ispirto şişesine batırıp kibrit veya çakmakla yakarsınız. Ondan sonra da şişi sobanın üstündeki kapağı açarak ateşlemeyi yaparsınız. İlk denemede sobayı yakabilmek maharet ister. Önce sarı bir alev oluşur sobada. Sonra maviye döner alevler. Auer marka sobamızın önünde diğer modellere göre daha büyük bir mika parçası vardı. Masmavi alevleri seyretmeyi çok severdim o zamanlar. Alev seyretmenin de garip bir özellilği vardır, bir başladınız mı başından kolay kolay kalkamazsınız.

Gazyağı ile çalışan sobalarda depo vardır. Sobadaki gaz azaldıkça, bu depodan sobaya garip bir ses eşliğinde gazyağı akardı.

Kömür sobası ise misafir filan geleceği zaman, tüm odaları ısıtmak gerektiğinde yakılırdı. Kömür sobası çok da kararlı bir ısı vermezdi. Uyuyan soba filan daha çıkmamıştı. Yandı mı kömür sobası yanında durulmazdı, o kadar sıcak olurdu. Bizim kömür sobasının kapağı yere düştüğünden ucu kırıktı. Kömür sobasınında bir şişi olurdu. Ancak bu şiş sobayı yakmakta değil de, kömürleri alt üst edip daha iyi yanmasını sağlamak için kullanılırdı.

Kışı kış gibi yaşardık o günlerde. Kaloriferli evlerde istese de üşüyemiyor insan.

14 Aralık 2007 Cuma

Şebnem Döner

Bugün öğle tatilinde bir Malkoçoğlu edasıyla atıma atlayıp bir yerlere gitmedim. Her zaman olduğu gibi yürüyerek Şebnem Döner'e gittim.

Eskiden hep İskender yerdim. Hatta başka hiçbir şey denememiştim bu dükkanda. Bu hafta bir değişiklik yapıp, pilav üstü döner istedim.

Çoğu lokantada pilav üstü dönerin pilavı, son derece lezzetsiz ve kalitesiz olur. Birkaç günlük pilavları, dönerin altında sererek değerlendir çoğu lokantacı. Hele doğuda kebap yerseniz, yanında soğuk bulgur pilavı getirirler ki, tabakta yer işgal eder ancak.

Ancak aşağıda gördüğünüz pilav üstü dönerde bu durum kesinlikle geçerli değil.


Şebnem Döner'de, iskender için yapılan uygulama, pilav üstü döner için de yapılıyor. Yani dönerin üstünü eritilmiş tereyağı gezdiriliyor. Pidelerin ısıtılmış ve yağlanmış olduğunu da belirtmem gerek.

Dönere en yakışan şey, soğan salatası da unutulmamış. Ancak tabak biraz ufak olduğunda, soğan salatasına ulaşmak çok kolay olmuyor. Limonu salataya sıkarken bile zorlanıyorsunuz yer darlığından.

Gelelim işin lezzet boyutuna...

Döner konusunda söylecek çok bir şey yok, bildiğimiz döner. Ancak ben hayatımda böyle pilav yemedim arkadaş. Aslında yemek konusunda pek yenilikçi değilimdir. Bu pilavı yemeden önce, pilavda şekeri seveceğimi söyleseler, inanmazdım. Ama bu pilava hafif şeker tadı inanılmaz yakışmış. Pilavda bol miktarda pilavlık üzüm, çok hoş bir baharat karışımı, ve antep fıstığı kullanılmış. Çam fıstığı ucuzluğuna kaçılmamış.

Bu sene içinde bu kadar güzel bir pilavı ilk kez yedim diyebilirim.

Ayrandan da bahsetmesem olmaz. Ayran tam da sevdiğim biçimde, kararınca tuz içeriyordu.

Sözün özü şu ki, dönercide sadece iskender yenmez. İşin erbabı yaparsa pilav üstü döner, iskendere beş çeker...

12 Aralık 2007 Çarşamba

Sis

Benim şehrimde bu sabah sis vardı.


Bu durumu belgemek için durup cep telefonumu çıkardım ve yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çektim. Birkaç adım atıp, telefonu tekrar belimdeki kılıfa koymuştum, daha kabanımın önünü kapatamadan adımın söylendiğini duydum. Arkama dönünce, eski iş arkadaşlarımdan Ayşegül Hanım'ı gördüm. Beni iyi gördüğün söyledi, ben de eski arkadaşlara selam söyledim. ayşegül hanım daha sonra yukarıdaki fotoğrafta sağ alt köşede görülen Hyundai Getz arabasına bindi ve kendi işine doğru yola koyuldu. Ben de kendi işime doğru yürümeye devam ettim.

Madem laf sisten açıldı, konuyla alakalı bir anımı da anlatayım sizlere:

Ortaokul yıllarındaydım. Bir gün ilkokul arkadaşlarımdan biriyle karşılaşmıştık. İngilizce'den yıllık ödev almış, bana yardım eder misin demişti Süleyman isimli arkadaşım. İngilizce bir hikaye yazması gerekiyormuş.

Ben de yardım ederim demiştim ve koyuldum bir hikaye yazmaya. Fena halde sallamıştım. Eskilerde bir korsan gemisi varmış, bu gemi hep sisli havalarda diğer gemilere saldırırmış. Nihayet sonunda ummadık bir taş, başını yarmış korsan gemimizin. Ele geçirmişler korsan gemisini kolluk kuvvetleri. Yapılan araştırmada, korsan gemisinde kimyasal maddeler olduğu, bu sayede geminin kendi sisini üretip bu şekilde diğer gemilere saldırdığı ortaya çıkmışmış.

Nasıl hayal gücü ama?

11 Aralık 2007 Salı

Kaldırımlar

Google'dan gelen sevgili ziyaretçi, senin aradığın bunun gibi bir şey olabilir. Ben vaktini almayayım.

Hiçbir blogger bana link vermediğinden ancak Google üzerinden ziyaretçi alabiliyorum ne yazık ki :(((

Benim bahsedeceğim kaldırımlar ise aşağıdaki fotoda görünmekte:


Memleketimizin dört bir yanında, bu kaldırım döşemesi ile karşılaşabilirsiniz. Peki bu kaldırım döşemesinin bir blogda bahsedilecek özelliği nedir? Hemen anlatayım, bu kaldırım döşemesinin özelliği "su mayını" olmasıdır.

Nasıl çalışır bu "su mayını"?

Efendim, öncelikle şartların olgunlaşması lazım. Ya hava yağışlı olacak ya da esnafın biri dükkanın önünü su ile temizleyecek. İkinci şart olarak bir yere yetişmesi gereken bir kurbana ihtiyaç var. Geç kalmış olan kurban hızlı hızlı yürüyecek.

Ya sonra?

Bu kaldırım döşemesinin en büyük özelliği, çok çabuk altında su geçirme özelliğidir. Bu yüzden de, çok kolay olduğu yerde hareketli hale gelebilir bu döşeme. Dolayısıyla, kurban üzerine kontrolsüzce bastığında, kurbanın -affedersiniz donuna kadar- altındaki pis suyu sıçratabilir bu tür bir kaldırım döşemesi. Hele de takım elbise, döpiyes felan giyilmişse, bu namüsait sondan kaçmak imkansıza yakındır.

Çözüm?

Belediyeler bu kaldırım döşemesini kullanacaklarına, Arnavut Kaldırımı yapsınlar daha iyi. Hem onun şarkısı da var.

P. S: I will have passed the exam by this time next year.

10 Aralık 2007 Pazartesi

İstanbul'da yaşamamak

Bugün işten bir saat erken çıkarak bana göre "dişçi", kendisine göre "diş hekimi" olan zat-ı muhteremin muayenehanesine gittim. Hafta sonu çektirdiğim çene filmini gösterdim. Dişçim 20 yaş dişlerimin hiçbirinin çıkmadığını, bir iki tanesinin bir iki ay içinde ameliyatla alınması gerektiğini söyledi. Ayrıca ağzımda beş altı tane çürük olduğunu da bugün dişçim sayesinde bir kez daha idrak ettim.

Ameliyat işini sonraya bırakarak önce çürüklerin halledilmesi konusunda dişçimle hem fikir olduktan sonra, sağ üst taraftaki dişlerimden işe başlanmasına da yine birlikte karar verdik.

Önce bir iğne ile çenemin sağ üst tarafını uyuşturdu dişçiciğim(Lütfen açılan parantezden önceki kelimeyi sesli olarak teleffuz ediniz). 10-15 dakika sonra da matkap benzeri aletiyle dişlerimi oymaya girişti. Acı duyulmasa da, insanın beyninde bir matkap sesini olanca şiddetiyle hissetmesi hiç de hoş olmuyor. Doktor dişimin halini görünce, "Niye şimdiye kadar gelmedin" dedi bana. Çürük çok büyükmüş :(

Allah'tan bu işkencemsi olay uzun sürmedi. Doktor dişi pansuman maddesiyle doldurup, on gün sonra dolguyu yapacağını belirtti. 2 saat sonra da birşeyler yiyip içebilirmişim.

Neden dişlerim bu hale geldi? Sebebi kola. Maalesef epey bir süredir, neredeyse her öğlen yemeğinden sonra kola içiyordum. İşte dişlerim bu yüzden mahvoldu. Doktoruma göre aynı etkiyi limon, turşu vs. gibi asitli herşey yapabilirmiş. Aromalı maden suyunun zararı yokmuş.

Dişlerimin mahvolduğunu da, su içerken sancı çekmeye başlayınca anlamıştım, onu da belirteyim.

Şimdi diyeceksiniz ki, İstanbul'la bu yazdıklarının ne alakası var?

Facebook sağolsun, lise arkadaşlarımın, hatta bir tane de ilkokul arkadaşımın İstanbul'a yerleşmiş olduğunu öğrendim. Yine Facebook'tan öğrendiğim kadarıyla arkadaşların çoğunun içki sofralarında fotoğrafları var. Düz bir mantık olsa da, İstanbul'da yaşayıp da içmeyen arkadaş yok gibi...

İsteyen istediği gibi içkisini içer, keyfi bilir de, kafamdaki matkap uğultusunu duydukça ben, kolayı bırakmayı bile düşünürken; alkol gibi çok tehlikeyi maddeyi insan nasıl bünyesine rahatça alır ki?

İstanbul'da yaşamak, yahut yaşayamamak, bu kadar mı zor? İçmeden dayanılamıyor mu acaba?

8 Aralık 2007 Cumartesi

Tırnak makası

Evlerde bazı eşyalar vardır ki, yükte ve pahada hafif olmalarına rağmen, dayanaklı tüketim malzemesi gibi muamel görürler. Örnek: Makas veya tırnak makası. En azından bizim evde, bu tip eşyalar yıllarca kullanılır. Ancak makas veya tırnak makasının kullanıldıkça körlenme gibi bir özelliği vardır. O yüzden bir bu eşyalar yıllandıkça, kullanımları da o kadar zorlaşır. Ama nedense ev ahalisinden kimse gidip de üç kuruşluk bu eşyaların yenisini almaz. En azından bizim evde durum bu şekilde.

Bu yazıyı okuyup da tırnak makasını değiştirmeye çalışanlar için de bir ipucu vereyim. Tırnak makasları boy boydur. Büyük olanlarını kullanmak daha kolaydır. Aşağıdaki fotoğrafta üstteki normal boy bir tırnak makası, ikincisi ise büyük boy bir tırnak makasıdır. Üstelik büyük boy olanlarda bir de konserve açacağı bulunuyor. Artık kimin aklına tırnak makasıyla konserve açmak gelirse...


P.S: Fotoğraf makinasıyla yakın çekim yaparken flaşı kapatın.

Ziyanla oturmak

Blogların en çok ne yönünü seviyorum biliyor musun sevgili ziyaretçi, öylesine sörf yaparken internette, oturaklı bir yazıyla karşılaşabiliyorsun. Durup dururken çıkıveriyor karşına.

Genelde yılbaşı geleneğidir kocaman kocaman kararlar almak ama bir şarkı sayesinde ben bu sene bir ay önce başladım bu işe. Sonra Merush'un yazdığı bir yazıda, şöyle bir şey okudum:

"Diğerleri olabilmek uğruna kendi olmaktan vazgeçen insanların yaşadığı bir toplumdayız. Herkes birininin aynısı olmak istiyor. Hep bir başkasında olana sevgi besliyoruz. Kendi kazağı yerine başkasındaki kazak güzel geliyor insanların gözüne."

Doğru söze ne denir. Ne yalan söyleyeyim, bende bazen başka insanların yerinde olmayı -tüm öfkemle- istiyorum. Ama bir sorun, neden? Para mara, sosyal statü için değil. En iyisi bir örnekle açıklayayım.

Herhangi bir Devlet Hastanesi'ne gidin muayene olmak için. Doktor denilen meslek erbabının yüzünüze bakmadan size teşhis koyduğuna şahit olacaksınız. Bu muhteremler, Tıp Fakültesini bitirince, dünyanın kendi etraflarında döndüğünü zannediyorlar galiba.

Hatta daha somut, başıma gelen bir örnek vereyim. Bir Devlet Hastenesi'nde bir cerrah, elindeki elmayı dişleyerek muayene etmişti beni...

İşte böyle tipleri görünce deliriyorum ben. Kendini dünyanın merkezi zanneden bu şahsiyetleri görünce; doktor olmadığıma çok çok kızıyorum. Ben doktor olsaydım böyle densizlikler yapamazdım çünkü.

Evet, bu yüzden bazen çok acele kararlar alıyorum. O yüzden yüksek-doktora yapmak umurumda değil. Ben adam gibi İngilizce öğreneyim yeter :)

P. S: tülinin de doktor olmasının yukarıdaki örneği seçmemle hiçbir alakası yoktur.

6 Aralık 2007 Perşembe

Sil baştan

Bazen herşey bir araya gelir ve insana bir yönü işaret sanki. Bugün de benim için böyle bir birleşim yaşandı gibi geldi bana.

Her perşembe yaptığım gibi gibi Kavak Yellerini seyrediyordum yine biraz önce. Bir şarkı duydum dizide. "Sil baştan başlamak gerek bezen" diyordu Şebnem Ferah. "Hayatı sıfırlamak". İlk dinleyişte çarpıldım bu şarkıya.

Yine bu akşam yeni aldığım Creative Zen'im elime ulaştı. Aylar önce aldığım Daylight İngilizce setleri ve gizli silahım da hep yanımdadır zaten.

Sonra sözlük'te şarkıya ait yorumlara baktım. Şu "blurry" yorumu beni anlatıyordu sanki:

"bi şeyler aşılmıştır,içte kocaman ve bi daha hiç dolmayacağına inanılan bi boşluk vardır.o zaman şebnem ferah silkeler adamı o sakin sesiyle"

Benim de içimde adını koyamadığım şey bir boşluktu ve bunu 2.5 inç bir ekrandan İngilizce öğrenip; daha sonra yüksek-doktora vs. yapıp doldurmam en uygun seçenek gibi görünüyor şu an. Belki bu şekilde içimdeki boşluğu diğer insanlardan gizleyebilirim.

tülin bunu bana sen yapmayacaktın, en azından sen insanlığa dair son ümidimi alıp benden, bomboş bırakmayacaktın beni.

5 Aralık 2007 Çarşamba

Ezginin Günlüğü

Efendim herkes benim gibi deli saçması yazılar yazarak günlük tutmuyor. Mesela bu yazının konusu olan grubumuz, ezgilerden günlük tutmak gibi zor bir işi beceriyor. Burada yazıya ara verip, aşağıdaki screen shot'u bir incelemenizi reca edeceğim.


Daha uygun bir açı yakalayamayışımın getirdiği mahcubiyetle, ekibimizin kıyafetlerine dikkat çekmek istiyorum. Evet, sizin de gördüğünüz gibi kıyafetler özel sahne kıyafetleri değil, düpedüz sokakta bile karşılaşılabilecek günlük kıyafetler. Kıyafet konusunda gösterdikleri mütevaziliği çalgılarında da görüyoruz. Her işi kendileri yapıyorlar, gitar çalan üye, gerektiğinde flütü de alıp döktürüyor. Ve Türkiye gibi bir yerde bu grup varlığını sürdürebiliyor!

Uzaylı felan değillerse, helal olsun bunlara yahu!

Şunu da belirtmeliyim ki, yine geçen hafta bugün, Trt'de Özcan Deniz'le Gülay'ın beraber yaptığı bir program vardı ve bu programda uzun süredir dinlemediğim Yalgızam isimli eseri dinleme fırsatı buldum. "Bu şarkı niye arşivimde yok?" sorusunun zihnimle belirmesine müteakip, internette şarkıyı arama faaliyetlerine başladım. Sonunda buldum şarkıyı, kim yorumluyordu eseri tahmin edin; Ezginin Günlüğü tabii... Bir kez daha takdir ettim bu grubu.

4 Aralık 2007 Salı

Efe

Efendim eski dost Efe ile geçenlerde karşılaştık. Ve bu anıyı aşağıdaki gibi ölümsüzleştirdik:

KünEfe

Künefe'nin yarısı nerde diye aklınıza bir soru gelebilir. Merak etmeyiniz, yarısını mideye indirip fotoğrafı çekmedim. Yurdum insanının zekasının tipik bir örneği bu künefe. İki kişilik sipariş verirseniz tabak dolu oluyor, tek kişilik sipariş verirseniz tabak yarım oluyor.

Nasıl ama?

27 Kasım 2007 Salı

Hayatı film gibi yaşamak

Hayatı film gibi yaşamak iyi midir? Fimine göre değişir. Mesela bugün İmparator filmini inceleyelim. Aşağıda filmin can alıcı sahnelerinden birini görüyoruz.

Screen shot'ı tam zamanında alamadığım için biraz açıklayayım. Sağdaki bayanın arkasına son derece romantik bir şarkı çalan kemancıyı görüyoruz. Çalınan şarkı: Bir sevgi istiyorum.

İşte burada, Kadirizm denen olgunun Türk sinema sektöründeki önemini anlıyor ve hayretlere "gark" oluyoruz. Mesela çok yakinen tanıdığım bir arkadaşım, göl kenarında ve patlayan hava-i fişekler sayesinde bile yukarıdaki ambiyansı oluşturamamıştı. Kadir abimiz içinse zaman mekan fark etmiyor.

Ama böyle şeyler sadece filmlerde oluyor, değil mi?

26 Kasım 2007 Pazartesi

Awaiting Friend Confirmation

Çoçukluğumdan beri beklemekten nefret ederim. Hatta bu yüzden insanları hiç sevemedim ve nedense bugünlerde bu kararımın ne kadar doğru olduğu yüzüme çarpıp çarpıp duruyor.

Yıllar önce daha küçük bir çocukken, evlerimiz arasında 300 metre mesafe bile olmayan olmayan, bir ilkokul arkadaşım vardı. Ödev yapmak vs. bahanesiyle bizim eve davet ederdim onu. Mesela saat 14:00'da bize gelmesi konusunda anlaşırdık. Ben saatler öncesinden -ev halkını da seferber ederek- hazırlanırdım. Sonra saat 14:00 olduğunda, evimizin onların evine bakan penceresinden yolu gözlemeye çalışırdım. Onun geldiğini görmek ve tam zili çalacağı anda kapıyı açıp onu şaşırtmak için beklerdim. Sonra saat yavaş yavaş saat 14:15, 14:30, 14:45 ve nihayet 15:00 olurdu. Arkadaş dediğim insan müsveddesi gelmezdi. Ve ben her seferimde kendi kendime kızardım, bu müsveddeye arkadaş dediğim için.

Biraz da bu yüzden hem insanlardan, hem de beklemekten nefret ederim.

Yıllar sonra bu sefer de facebook denen zımbırtı çıktı karşıma. Ve ben, yıllar önce aldığım kararı çiğneyip, üniversiteden bir müsvedde için "Frend Request"te bulundum. "Awaiting Friend Confirmation" yazısıyla da bu nedenle tanıştım. Üstelik, bu müsvedde, benden sonra aynı sınıftaki diğer birkaç arkaşın isteğini de onaylamış, mini-feed'inde görüldüğü kadarıyla.

Şimdi bu müsveddeye sesleniyorum. Bayan okurlarım bundan sonrasını okumayabilirler.

Ulan öküz! Bir insana ya arkadaşım dersin, ya da demezsin. Hemen reddetsen gene bir parça değerin olur gözümde. Hayvan oğlu hayvan, reddedeceksen reddet, neden bekletiyorsun beni! Ulan aynı okulda dört yıl okumanın hatrı da mı yok hergele?

Çok zekisin, akıllsın, dünya senin etrafında dönüyor değil mi? Ulan gelişmemiş buzağı, dünya senin olsa neye yarar? Bilemedin 60 sene sonra geberip gitmeyecek misin? Senin gibi kaç tanesi geldi geçti, bu kibir niye?

Cehennemin dibine kadar yolun var, sığır herif!

25 Kasım 2007 Pazar

Cinay Et Balık Lokantası

Bir balık lokantasında aranılan en büyük özellik, balığın kılçığının ayıklanarak sunulmasıdır bana göre. İşte bu yüzden Cinay Et-Balık Lokantası benim şehrimde tek geçtiğim bir yer. Fırında hamsileri muhteşem.

Sakın böyle bir balığın yanında ayran içmeyin. Tahtalı köye bir tek bilet alırsınız sonra. Bir ziyaretçi bir ziyaretçidir. Geleceğin AdSense zengini olmamı geciktirmeyin.

P.S: Ayakkabı içliği ile aramızın nasıl olduğunu soran maillar alıyorum bir sürü. Efendim burada Cuma günü hava güneşli olduğu için, ayrı bir yazıya konu olabilecek nefasetteki kırmızı ayakkabımı giydim. O yüzden ayakkabı içliği ile ilişkimizde bir süre ara verdik. Korkarım ilişkimiz yeniden başladığında, herşey çok daha kötü olcek :(

22 Kasım 2007 Perşembe

Eski dostlar

Bugün eski arkadaşlarla toplanıp bir yere gitmedim. Her zaman yaptığım gibi, öğle arasında Dürümcü Recep Usta'ya gittim. Aşağıda gördüğünüz Kavurmayı ısmarladım. Adam gibi dürüm yemeği öğrenemediğimdem, hem elim battı, hem de dürümün bir kısmı ziyan oldu.


Bu yüzden sel basmış bodrum katı sakini kadar mutsuzum!

Ama ayakkabı içliği ile aramız düne göre daha iyi. Birbirimize katlanmayı öğreniyoruz mu ne?

Ayakkabı içliği

Malum havalar soğudu. Yazlıklar kalktı, kışlıklar ortalığa döküldü. Kışlık ayakkabımı çıkardığımda, iç kısmının iyice yıprandığındığını gördüm. Bir içlik koyayım içine dedim.

Neyse içliği koydum ve yürümeye koyuldum. Bu içlik yürümeye başlayınca, eşşeğin kuyruğu gibi oynamaya başladı. Katlanıp katlanıp duruyor. Yolun ortasında durdum, düzelttim. İki adım sonra gene oynamaya başladı meret. Çekilecek dert değil! Takım elbiseyi çekmiş birini düşünün, yolda ikide bir de ayakkabısını çıkarıp eline alıp birşeyler yapıyor.

Hafta içi ayakkabı alacak vaktim de yok, Cuma'ya kadar içlikle boğuşup duracağız gibi görünüyor.

Allah sonumuzu hayretsin.

20 Kasım 2007 Salı

Arkadaş

Tüm Türkiye'yi kasıp kavuran bir Facebook fırtınası var bugünlerde. Bu fırtanın etkisiyle olmasa da, eski arkadaşlara bir merhaba demek amacıyla ben de ismimle ve cismimle bu siteye üye oldum.

İlk başta herşey güzeldi. Arkadaşları buluyorduk, hoş beş ediyorduk. Sonra lise 2'de filan bizim okuldan ayrılmış bir arkadaşı buldum. Profil bilgilerinde yazdığına göre doktor olmuştu. Lisede babasını kaybetmiş olan bu arkadaşım için çok sevindim, hemen arkadaş listeme ekledim.

O günün akşamı eve geldiğimde hemen Facebook'a koştum, o da ne? Doktorumuz cümle alemle Facebook'laşırken, bizim arkadaşlık isteğimiz beklemedeydi.

Nasıl moralim bozuldu anlatamam.

Aradan geçen beş günün sonunda arkadaşlık isteğimiz lütfen onaylandı. Dedim herhalde beni tanıyamadı, sahip çıkayım şu arkadaşıma ve birazdan sizlerin de okuyacağı şu mesajı yazdım.

Ama ondan önce şunu belirteyim. Sene 1999'da ben daha üniversite öğrencisiyken, Ankara'ya gidiyordum otobüsle. Pozantı mevkiinde mola verdik. Yanımda da liseden bir arkadaşım daha vardı. Uykulu gözlerle volta atarken, o sahip çıkmıştı bize. Halimizi hatrımızı sormuştu. Şehirler arası otobüslerin mola verdiği bir yerde, ayak üstü 5 dakikada ne konuşulursa, konuşmuştuk. Nerede okuduğunu filan sormaya bile fırsat kalmamıştı.

İşte dedim ki, ben de arkadaşıma sahip çıkayım ve dokunmaya başladım klavyenin tuşlarına. Sonuçta ortaya şu mesaj çıktı:

Merhaba.

Gözlem yapma ve empati kurma yeteneklerinize her zaman saygı duymuşumdur. Kendinize en uygun mesleği, doktorluğu seçmişsiniz. Sevindim.

Tebrik eder, başarılarınızın devamını dilerim.

Hala mesajıma yanıt bekliyorum.

Ben aradan geçen yıllardan sonra, eski arkadaşlarımı bulunca çocuklar gibi seviniyorum yahu. Hallerini hatırlarını soruyorum mümkün mertebe. İki satır yazarak bir insanı mutlu edebilme imkanı var Facebook sayesinde. Ama demek ki hasbelkader aynı okulda okumak, insanın iki satır değerinde olmasını sağlamıyormuş.

2002'den beri interneti kullanırım, bu kadar canımı sıkan olaya az rastlamışdır. İşte bu blogu oluşturma sebeplerimden biri de bu. Değil iki satır yazı yazmak, biz internet denen bu alemde - karınca kararınca- tanımadığımız insanlara yardım ediyor, sorunlarını çözüyoruz. Evet, kimse gerçek adını kullanmıyor. Ama gerçek adımızla iki satır etmediğimiz bu dünyada, sanal adlarımızla dünyaları paylaşıyoruz biz.

Sözün kısası, Facebook denen site, tehlikeli bir site. Durduk yerde kafanızı bozabilir. Ona göre, duyduk duymadık demeyin.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Nedir, ne değildir?

Sorulması muhtemel birkaç soruya cevap vererek yazmaya başlayalım:

Neden yazıyorsun?: Canım istiyor, yazıyorum.

Ne yazacaksın burada?: Canımın istediği her şeyi.

Ne iş yaparsın?: Sana ne? Adımı soyadımı, işimi yazacak olsam, gider Facebook'ta takılırım.

Ne zamandan beri internet kullanırsın?: 2002'den beri düzenli olarak internet kullanıyorum. Öncesinde düzensiz olarak kullanıyordum. O zamanlar dial-up filan vardı, çoğunuz bilmezsiniz.

Daha önce yazı yazmışlığın var mı?: Birkaç forumda yazı yazmıştım.

Kendini çok zeki mi zannediyorsun?: Kesinlikle hayır. Zeki olsam, AdSense gelirinden köşeyi dönmüştüm.

Seni neden okuyalım?: Çünkü boş vaktin çok. Yapacak daha iyi bir şeyin varsa, hemen kapat siteyi, o şeyi yap.

Bu faslı da hallettikten sonra, "Bismillah" diyerek başlayalım yazmaya...

Not: Blogger diyor ki, profiline resim koyacaksan, evvela onu bir konuya ekle. O yüzden aşağıdaki fotoğrafı ekliyorum. Yanlış anlaşılmasın, konumuzla aşağıdaki zat-ı muhteremin bir alakası yok.