27 Kasım 2007 Salı

Hayatı film gibi yaşamak

Hayatı film gibi yaşamak iyi midir? Fimine göre değişir. Mesela bugün İmparator filmini inceleyelim. Aşağıda filmin can alıcı sahnelerinden birini görüyoruz.

Screen shot'ı tam zamanında alamadığım için biraz açıklayayım. Sağdaki bayanın arkasına son derece romantik bir şarkı çalan kemancıyı görüyoruz. Çalınan şarkı: Bir sevgi istiyorum.

İşte burada, Kadirizm denen olgunun Türk sinema sektöründeki önemini anlıyor ve hayretlere "gark" oluyoruz. Mesela çok yakinen tanıdığım bir arkadaşım, göl kenarında ve patlayan hava-i fişekler sayesinde bile yukarıdaki ambiyansı oluşturamamıştı. Kadir abimiz içinse zaman mekan fark etmiyor.

Ama böyle şeyler sadece filmlerde oluyor, değil mi?

26 Kasım 2007 Pazartesi

Awaiting Friend Confirmation

Çoçukluğumdan beri beklemekten nefret ederim. Hatta bu yüzden insanları hiç sevemedim ve nedense bugünlerde bu kararımın ne kadar doğru olduğu yüzüme çarpıp çarpıp duruyor.

Yıllar önce daha küçük bir çocukken, evlerimiz arasında 300 metre mesafe bile olmayan olmayan, bir ilkokul arkadaşım vardı. Ödev yapmak vs. bahanesiyle bizim eve davet ederdim onu. Mesela saat 14:00'da bize gelmesi konusunda anlaşırdık. Ben saatler öncesinden -ev halkını da seferber ederek- hazırlanırdım. Sonra saat 14:00 olduğunda, evimizin onların evine bakan penceresinden yolu gözlemeye çalışırdım. Onun geldiğini görmek ve tam zili çalacağı anda kapıyı açıp onu şaşırtmak için beklerdim. Sonra saat yavaş yavaş saat 14:15, 14:30, 14:45 ve nihayet 15:00 olurdu. Arkadaş dediğim insan müsveddesi gelmezdi. Ve ben her seferimde kendi kendime kızardım, bu müsveddeye arkadaş dediğim için.

Biraz da bu yüzden hem insanlardan, hem de beklemekten nefret ederim.

Yıllar sonra bu sefer de facebook denen zımbırtı çıktı karşıma. Ve ben, yıllar önce aldığım kararı çiğneyip, üniversiteden bir müsvedde için "Frend Request"te bulundum. "Awaiting Friend Confirmation" yazısıyla da bu nedenle tanıştım. Üstelik, bu müsvedde, benden sonra aynı sınıftaki diğer birkaç arkaşın isteğini de onaylamış, mini-feed'inde görüldüğü kadarıyla.

Şimdi bu müsveddeye sesleniyorum. Bayan okurlarım bundan sonrasını okumayabilirler.

Ulan öküz! Bir insana ya arkadaşım dersin, ya da demezsin. Hemen reddetsen gene bir parça değerin olur gözümde. Hayvan oğlu hayvan, reddedeceksen reddet, neden bekletiyorsun beni! Ulan aynı okulda dört yıl okumanın hatrı da mı yok hergele?

Çok zekisin, akıllsın, dünya senin etrafında dönüyor değil mi? Ulan gelişmemiş buzağı, dünya senin olsa neye yarar? Bilemedin 60 sene sonra geberip gitmeyecek misin? Senin gibi kaç tanesi geldi geçti, bu kibir niye?

Cehennemin dibine kadar yolun var, sığır herif!

25 Kasım 2007 Pazar

Cinay Et Balık Lokantası

Bir balık lokantasında aranılan en büyük özellik, balığın kılçığının ayıklanarak sunulmasıdır bana göre. İşte bu yüzden Cinay Et-Balık Lokantası benim şehrimde tek geçtiğim bir yer. Fırında hamsileri muhteşem.

Sakın böyle bir balığın yanında ayran içmeyin. Tahtalı köye bir tek bilet alırsınız sonra. Bir ziyaretçi bir ziyaretçidir. Geleceğin AdSense zengini olmamı geciktirmeyin.

P.S: Ayakkabı içliği ile aramızın nasıl olduğunu soran maillar alıyorum bir sürü. Efendim burada Cuma günü hava güneşli olduğu için, ayrı bir yazıya konu olabilecek nefasetteki kırmızı ayakkabımı giydim. O yüzden ayakkabı içliği ile ilişkimizde bir süre ara verdik. Korkarım ilişkimiz yeniden başladığında, herşey çok daha kötü olcek :(

22 Kasım 2007 Perşembe

Eski dostlar

Bugün eski arkadaşlarla toplanıp bir yere gitmedim. Her zaman yaptığım gibi, öğle arasında Dürümcü Recep Usta'ya gittim. Aşağıda gördüğünüz Kavurmayı ısmarladım. Adam gibi dürüm yemeği öğrenemediğimdem, hem elim battı, hem de dürümün bir kısmı ziyan oldu.


Bu yüzden sel basmış bodrum katı sakini kadar mutsuzum!

Ama ayakkabı içliği ile aramız düne göre daha iyi. Birbirimize katlanmayı öğreniyoruz mu ne?

Ayakkabı içliği

Malum havalar soğudu. Yazlıklar kalktı, kışlıklar ortalığa döküldü. Kışlık ayakkabımı çıkardığımda, iç kısmının iyice yıprandığındığını gördüm. Bir içlik koyayım içine dedim.

Neyse içliği koydum ve yürümeye koyuldum. Bu içlik yürümeye başlayınca, eşşeğin kuyruğu gibi oynamaya başladı. Katlanıp katlanıp duruyor. Yolun ortasında durdum, düzelttim. İki adım sonra gene oynamaya başladı meret. Çekilecek dert değil! Takım elbiseyi çekmiş birini düşünün, yolda ikide bir de ayakkabısını çıkarıp eline alıp birşeyler yapıyor.

Hafta içi ayakkabı alacak vaktim de yok, Cuma'ya kadar içlikle boğuşup duracağız gibi görünüyor.

Allah sonumuzu hayretsin.

20 Kasım 2007 Salı

Arkadaş

Tüm Türkiye'yi kasıp kavuran bir Facebook fırtınası var bugünlerde. Bu fırtanın etkisiyle olmasa da, eski arkadaşlara bir merhaba demek amacıyla ben de ismimle ve cismimle bu siteye üye oldum.

İlk başta herşey güzeldi. Arkadaşları buluyorduk, hoş beş ediyorduk. Sonra lise 2'de filan bizim okuldan ayrılmış bir arkadaşı buldum. Profil bilgilerinde yazdığına göre doktor olmuştu. Lisede babasını kaybetmiş olan bu arkadaşım için çok sevindim, hemen arkadaş listeme ekledim.

O günün akşamı eve geldiğimde hemen Facebook'a koştum, o da ne? Doktorumuz cümle alemle Facebook'laşırken, bizim arkadaşlık isteğimiz beklemedeydi.

Nasıl moralim bozuldu anlatamam.

Aradan geçen beş günün sonunda arkadaşlık isteğimiz lütfen onaylandı. Dedim herhalde beni tanıyamadı, sahip çıkayım şu arkadaşıma ve birazdan sizlerin de okuyacağı şu mesajı yazdım.

Ama ondan önce şunu belirteyim. Sene 1999'da ben daha üniversite öğrencisiyken, Ankara'ya gidiyordum otobüsle. Pozantı mevkiinde mola verdik. Yanımda da liseden bir arkadaşım daha vardı. Uykulu gözlerle volta atarken, o sahip çıkmıştı bize. Halimizi hatrımızı sormuştu. Şehirler arası otobüslerin mola verdiği bir yerde, ayak üstü 5 dakikada ne konuşulursa, konuşmuştuk. Nerede okuduğunu filan sormaya bile fırsat kalmamıştı.

İşte dedim ki, ben de arkadaşıma sahip çıkayım ve dokunmaya başladım klavyenin tuşlarına. Sonuçta ortaya şu mesaj çıktı:

Merhaba.

Gözlem yapma ve empati kurma yeteneklerinize her zaman saygı duymuşumdur. Kendinize en uygun mesleği, doktorluğu seçmişsiniz. Sevindim.

Tebrik eder, başarılarınızın devamını dilerim.

Hala mesajıma yanıt bekliyorum.

Ben aradan geçen yıllardan sonra, eski arkadaşlarımı bulunca çocuklar gibi seviniyorum yahu. Hallerini hatırlarını soruyorum mümkün mertebe. İki satır yazarak bir insanı mutlu edebilme imkanı var Facebook sayesinde. Ama demek ki hasbelkader aynı okulda okumak, insanın iki satır değerinde olmasını sağlamıyormuş.

2002'den beri interneti kullanırım, bu kadar canımı sıkan olaya az rastlamışdır. İşte bu blogu oluşturma sebeplerimden biri de bu. Değil iki satır yazı yazmak, biz internet denen bu alemde - karınca kararınca- tanımadığımız insanlara yardım ediyor, sorunlarını çözüyoruz. Evet, kimse gerçek adını kullanmıyor. Ama gerçek adımızla iki satır etmediğimiz bu dünyada, sanal adlarımızla dünyaları paylaşıyoruz biz.

Sözün kısası, Facebook denen site, tehlikeli bir site. Durduk yerde kafanızı bozabilir. Ona göre, duyduk duymadık demeyin.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Nedir, ne değildir?

Sorulması muhtemel birkaç soruya cevap vererek yazmaya başlayalım:

Neden yazıyorsun?: Canım istiyor, yazıyorum.

Ne yazacaksın burada?: Canımın istediği her şeyi.

Ne iş yaparsın?: Sana ne? Adımı soyadımı, işimi yazacak olsam, gider Facebook'ta takılırım.

Ne zamandan beri internet kullanırsın?: 2002'den beri düzenli olarak internet kullanıyorum. Öncesinde düzensiz olarak kullanıyordum. O zamanlar dial-up filan vardı, çoğunuz bilmezsiniz.

Daha önce yazı yazmışlığın var mı?: Birkaç forumda yazı yazmıştım.

Kendini çok zeki mi zannediyorsun?: Kesinlikle hayır. Zeki olsam, AdSense gelirinden köşeyi dönmüştüm.

Seni neden okuyalım?: Çünkü boş vaktin çok. Yapacak daha iyi bir şeyin varsa, hemen kapat siteyi, o şeyi yap.

Bu faslı da hallettikten sonra, "Bismillah" diyerek başlayalım yazmaya...

Not: Blogger diyor ki, profiline resim koyacaksan, evvela onu bir konuya ekle. O yüzden aşağıdaki fotoğrafı ekliyorum. Yanlış anlaşılmasın, konumuzla aşağıdaki zat-ı muhteremin bir alakası yok.