29 Kasım 2009 Pazar

Şiir

İtiraf edeyim, şiirden pek anlamam. Ama şu iki şiir parçasını not etmek istedim bir kenara.

İlk parçamız, Yılmaz Erdoğan'ın Sana Bakmak isimli şiirinden:

Herşey yapılabilir
Bir beyaz kağıtla
Uçak örneğin, uçurtma mesela.
Altına konulabilir
Bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
Sallanan bir masanın.
Veya şiir yazılabilir
Süresi ötekilerden kısa
Bir ömür üzerine..


İkincisi ise Ömer Hayyam'dan.

Rengarenk dünyada bir adam gezer,
Ne zengin, ne fakir, ne mümin, ne zındık,
Hiçbir gerçeğe dalkavukluk etmez,
Hiçbir yasayı tanımaz...
Bu alacalı dünyada kimdir bu adam, cesur ve üzgün?

28 Kasım 2009 Cumartesi

Kurban

İçinde bulunduğumuz şu günlerde, Kurban Bayramını yaşamaktayız malumunuz. Kurban Bayramı, her erkeğin kaçamayacağı bir imtihan gibidir benim şehrimde. Ben ailemle yaşadığımdan, bu imtihandan kaçabiliyorum şimdilik.

Kurban Bayramı yaklaştığında ilk ortaya çıkan sorun kurbanın seçilmesidir. Bulunduğunuz şehre yabancıysanız, sorup soruşturup kurban alacak yerleri tespit etmeniz gerek. Bu konuda kurban pazarları yerine, bu işi sürekli yapan çiftlikler daha sağlıklı oluyor. Yer tespit edildikten sonra gidip kurbanlık seçmek lazım. Bu da işin acemileri için oldukça zor. Kurbanı seçtikten sonra üzerine isim yazılıyor.

İşin zor kısmı bitti mi sanıyorsunuz? Hayır, daha başlamadı bile...

Efendim bayram günü kurbanı kestirmek, eğer kendiniz beceremiyorsanız, son derece zor bir iştir. Neyse bizim peder, evin iki yüz metre kadar ilerisindeki bir kasapla anlaşmış. Kurbanları toplu olarak çiftlikten dükkana getirdiler. Adamın dükkanının altı garaj, bizimle beraber elli kadar kişinin kurbanı orada kesilecekmiş. Kurbanlar kesilmeye başlandı. Tabi burda sıra kavramı önemli. Biz yaklaşık dört saat bekledik. Neyse sıramızı bekliyoruz, dışarıdan bir kurban getirildi ve kesildi. Kurbanı getiren kişi kasabını da getirmişti, kasap kurbanı çengele asıp yüzmeye başladı.

Durumu bilmeyen sıra sahibi biri bağırmaya başladı. "Sıramı alana hakkımı helal etmiyorum." Bu sözü üç dört kez tekrar etti. Kurban sahibi de bu sefer "Ne hakaret ediyorsun" diye karşılık verdi. Aldığı cevap şu oldu: "Ben hakaret etmiyorum, hakkımı hellal etmiyorum, bitti". Bu arada kurbanı yüzmekle meşgul olan harici kasap -elinde bıçağı olduğu halde- "Bağırma" diye bağırarak söze girdi. Adam o kadar sinirlenmişti ki, ağzından salyalar akmaya başladı. Neyse, mekan sahibi kasap araya girdi de, olay büyümeden kapatıldı.

Bu olaydan bir saat kadar sonra sıra bize geldi, hayvanlar kesilecekleri yere alındılar. Bu arada göz bağlama vs. olmadığından hayvanlar huysuzluk ediyorlar. Bizim peder bu işlerden usta da, hayvanı zapt edebiliyor. İtiraf edeyim, ben olsam zapt edemem hayvanı. Neyse efendim, kasap kurbana bıçağı vurdu sonunda. Bizim kurban hemencecik verdi canını çok debelenmedi. Kurban çengele asılmadan önce kolay yüzülmesi için kompresörle şiriliyor. Şişirildikten sonra kasapların ikisi kurbanı çengele taktı. Yüzüp iç organlarını çıkardılar. Sonra kurban yan tarafa alınıp parçalandı. Biz de pederle poşetlediğimiz kurbanı eve taşıdık.

İş bitti mi? Ne gezer? Kurbanın parçalıp mangala hazır hale getirilmesi, mangal ateşinin hazır edilmesi vs. var daha sırada. Onları da kısmet olursa başka zaman anlatırım.

Yukarıda anlattıklarımdan da anlaşılacağı gibi, kurban kesmek/kestirmek zahmetli iş. Ama bu da bizim topluma özgü bir gelenek. Tıpkı doğum, düğün, ölüm günlerinde olduğu gibi zaman değişse de değişmeyen, insanın yaşadığı toplumla iç içe girdiği özel bir gelenek Kurban Bayramı.

Bayramınız mutlu olsun.

29 Ekim 2009 Perşembe

Acil

Dün akşamdan beri ateşim var. Bugün de tatil olduğu için, yanımda bir refakatçi ile birlikte şehrimdeki devlet hastanesinin acil bölümüne gittim. Evrak işlerini yaptıktan sonra, kabinlerden birine oturup doktoru beklemeye başladım. Doktor geldiği zaman ateşimin olduğunu anlattım. Boğazıma baktı, sırtımı dinledi. "Size iğne yaptıracağım." dedi.

Benim kafa bir dünya olduğu için oturup bekliyorum. Refakatçim akıl edip sordu, "Ne iğnesi yapacaksınız?" Antibiyotik ve ağrı kesici dedi doktor, meslek özelliği olan yarım ağızla. Refakatçim bu sefer de "Hangi antibiyotik?" diye sordu. Doktor "Alfoksil" dedi. Bu ilaç, bende çocukken allerji yapmıştı. Durumu doktora söyledik. "O zaman sadece ateş düşürücü yapılsın." dedi. Refakatçim, doktorun normalde vermesi gereken bilgileri, ağzından kerpetenle sökmeye devam ediyordu. "Başka antibiyotik alsak olur mu?". Adını bilmediğimiz bir antibiyotik söyledi. Onu bilmediğimizi belirtince "Zinnath olabilir." dedi.

Gündüz ateşim varsa, gece de olacağını bildiğimden gidip eczaneden antibiyotiği alalım dedik. Hastanenin karşısındaki nöbetçi eczaneye gittik. Zinnath kalmamış.

Uzun lafın kısası, yanımda beni tanıyan bir refakatçim olmasaydı yanımda, tahtalı köye gitmiş bile olabilirdim.

Seveyim böyle sağlık sistemini.

15 Ekim 2009 Perşembe

Banka

İş yerimizde çalıştığımız bankayı değiştirdik bugün. Yeni bankanın çalışanları geldi. Hesap açmak için nüfus cüzdanı fotokopisi istediler. Ben genelde nüfus cüzdanı taşımam, neyse ki, üzerine Tc kimlik no yazılmış ehliyet fotokopisini de kabul ettiler. Telaşa mahal yokmuş.

Neyse eve geldim, facebook'taki elemanlardan birinin yazdığı şu sözü okudum, ve not düşmek için klavyeye(aslında kağıt kalem olmalıydı burası normal şartlar altında) sarıldım:

Yirmi yaşına kadar hayatı öğrenmeyenin, otuz yaşına kadar evlenmeyenin, kırk yaşına kadar köşeyi dönmeyenin, doksan yaşına kadar ölmeyenin işi çok zor bu dünyada...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Fakirlik

Fakir bir ülke olduğumuzun kanıtı:


Dizi yapımcıları, yirmi altıncı bölümde Asi ve Demir'e aşklarını itiraf ettirirken, arka planda son model araba ve atımız da dekor olarak bulunmakta. Kısıtlı kaynakların olduğu dizi camiasında, kiralanan her nesne, parasını çıkarana kadar kullanılmalı çünkü. Dizinin belki de en romantik anı filan olması da mühim değil, at orada olmalı!

23 Temmuz 2009 Perşembe

Kazık

Bir dükkanda ilk kazıklandığım günü dün gibi hatırlıyorum. Olayı en baştan anlatayım.

Ortaokul'daydık(Şimdiki ilköğretimin ikinci kademesi yani). Bir arkadaşımda dolar şeklinde yarısı not defteri, yarısı hesap makinesi olan acayip bir şey vardı. Böyle ortadan katlayınca, cebinden bir tomar dolar çıkarmış gibi duruyordu. Hesap makinesi de güneş enerjisi ile çalışıyordu. Bir kere aldıktan sonra, akarı kokarı da yoktu yani. Çocuğuz ya, ben de heveslendim arkadaşıma sordum "Nerden aldın bunu?" diye. Arkadaş tarif etti.

Okul çıkışı gittim bir tane de ben aldım. Eve geldim işte oynuyorum, hesap yaptırıyorum. O da ne? + tuşu çalışmıyor, nalet toplama yapmıyor. Geri dükkana koştum, pezevenk herif, "E, alırken kontrol edecektin, artık değiştirmem." dedi. Süklüm püklüm dükkandan geri çıktım. Önümde iki seçenek vardı. Birincisi olayı babama anlatıp, babamla beraber dükkana gidip adama seve seve ya da başka türlü makineyi değiştirtmekti. İkinci yol da -her zaman yaptığım gibi kimseyi işime karıştırmadan- zararı sineye çekmekti. İkinci yolu tercih ettim.

Ancak esnaf milletinin çoğunun pezevenk olduğunu anlamama bu olay yetti. Ancak atladığım bir nokta vardı. Benim güzel ülkemde işini pezevenkçe yapmayan bir meslek gurubu yoktu ne yazık ki...

Esnaflardan başladık, esnaflarla devam edelim. Birkaç ay önce Teknosa'ya bir Lcd televizyon olmaya gittip. Neyse aradım, taradım bir model beğendim. Topu topu 22 inçlik bir alet aldığımdan, uzaktan kumandasının dandik küçük uzaktan kumandalar gibi olmasını istemiyordum. Reyon görevlisine "Kumandasını da görebilir miyim?" dedim. Hemen bir kutu açtı gösterdi. Kumanda normal boyuttaydı, televizyonu almaya karar verdim. Tamam alıyorum dedim. Görevli herif açtığı kutuya kumandayı kodu ve tekrar koli bandı ile kapatırken, kutunun üzerinde yapışık olan garanti belgesi dikkatimi çekti. Belgenin uç tarafı bir şekilde yıpranmıştı. Adama dedim ki, bu kutuyu değiştir. Açtığımız kutuyu vermek zorundayız efendim dedi.

Burada yapmam gereken, "Teşhir ürünü denen zımbırtı varken bana neden kutu açıp ürünün parçasını gösteriyorsun? Teşhur ürününün içinden çıkanı kıçınıza mı sokuyorsunuz? Hadi kutuyu açtın, neden garanti belgesi yırtık olanı kakalamaya çalışıyorsun?" demekti aslında. Ama uzun süredir bu televizyonu almayı bekliyorum. Belgenin hasar gören kısmı da çok büyük değildi. İçimden "Lanet olsun!"diyerek sesimi çıkarmadım.

Esnaf milletinin pezevenklik düzeyini çocuk yaşta tespit ettiğimden, bir ara da internet üzerinden alışveriş etmeyi denedim. Özellikle elektronik bir eşya alırken, esnafın teşhir ürününü veya bozuk bir ürünü kakalamasından kurtulmanın en kolay yolu bu çünkü. İnternetten alışverişin de kendi handikapları var ama bu başka bir yazı konusu.

Uzatmayayım, internet alışveriş yaparken de kargo firmalarının pezevenkliği çıktı karşıma. Siz de benim gibi taşrada yaşıyorsanız, güzel ülkemde her şehirde iki temel kargo firması oldusunu bilirsiniz. Araş Kargo ve Yurtici Kargo(Blogun adını hiçe sayarak alfabetik sıra kullandık ama olsun).

Araş Kargo'dan başlayalım(Battı balık yan gider). İnternetten alışveriş yapanlar bilirler. Kargo geldiği zaman, kargo görevlisinin huzurunda kargoyu açar, eksik parça var mı diye kontrol edersiniz. Kargo tamamsa teslim alırsınız, değilse kargo görevlisi tanıklığında tutanak tutturup teslim almadan kargoyu geri çevirirsiniz. Neyse, kargom geldi, açıyorum kontrol ediyorum. Kargo görevlisi herif dedi ki, "Kutuda eziklik, ıslaklık yoksa teslim almak zorundasınız." Bak sen. Peki puştun biri kargoyu açıp içindeki malın bir kısmını alıp yerine taş koysa mesela, ben kargo ezik veya ıslak olmadığı için teslim mi alacağım mecburen? Ne güzel iş yahu! Herife birşey demedim, kargoyu açtım, Allah'tan bir eksiklik yoktu. İmzamı attım, herif giderken bir de şikayet ediyor: Bu firma da bizi kendi personeli gibi kullanıyor! La Havle çekip kapıyı kapattım.

Pezevenklerle uğraşmaktansa, para kaybetmeyi tercih ederim deyip, ikinci siparişte Yurtici kargoyu kullandım, yaklaşık iki kat daha fazla para vererek. Bu kargoların çalışma prensibi anladığım kadarıyla şu. Gündüz kargoları topluyorlar, gece hepsini yola çıkarıyorlar, ertesi gün de yerine ulaşıyor. Ama şu anda dün sabah internet şirketinin saat 10:00'da kargoya verdiği, saat 16:00'da yola çıkacağı araca yüklenen kargom, kalıbımı barım bu sabah şehrime ulaşmasına rağmen, bana getirilmiyor.

Bir de bu firmaların internetten kargo takip edilmesini sağlayan hizmetleri var güya. Bu hizmetlerini kullanarak kargoma bakarak yukarıdaki bilgilere ulaştım. Şubeyi arayıp fırça kaymalım diye, kargonun şehrime ulaştığı bilgisi bu sisteme girmemişler. Tam bir köylü kurnazlığı. Ulan bari sisteme girin de, en azından kargonun başına yolda bir iş gelmediğini bilelim be! Ama olmaz, muhakkak bir pezevenklik yapacaklar.

Uzun lafın kısası, paramla da rezil oldum.

Kimsenin olduğu gibi görünmediği veya göründüğü gibi olmadığı güzel ülkemden manzaralar işte böyle...

21 Temmuz 2009 Salı

Ahlaksızım

Neden?

Çünkü yaz aylarında internetimi "kotasız" hale getirdim ve habire film indiriyorum. Çünkü çok param yok. Film seyretmek, güzel müzikler dinlemek benim hakkım değil.

Yaptığımın hırsızlıktan farkı olmadığını biliyorum. Ama telif yasaları son derece acımasız ve de eski değil mi? Param olsaydı, bir bilgisayar başında oturup film seyretmek yerine, son ses ve görüntü sistemlerine sahip bir sinema salonunda film seyretmeyi ben de isterdim. Şu yaz sıcağında terleye terleye de olsa film seyretmeye de mi hakkım yok param olmadığı için?

İnternet sayesinde Türkiye'nin en büyük hastalığı dünyaya da bulaştı. Bir kuralı koy ama asla uygulama! Ayanı beyan etme!

Bir aklı evvel film şirketi dese ki, benim filmlerim yeterince iyi. Bu yüzden izleyici gelir, sinemada filmi tadını çıkararak izler. İmkanı olmayan da bilgisayar başında, minicik televizyonunda otursun izlesin. Kiminin parası, kiminin duası!

Zaten pratikte böyle işleyen durumu, bakalım ne zaman teoriye de uygulayacaklar? Keşke bir an önce yapsalar da, ahlak sızım biraz dinse...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Disiplin

Hayatım boyunca içimde hep bir ilerleme, gelişme dürtüsü vardı. Beni hasta edecek kadar güçlü bir dürtüydü bu. Ben hiçbir zaman kahveye gidip kağıt oynayayım, bulmaca çözüp vakit öldüreyim insanı olamadım. Bilgisayarla da aram bu sebepten iyi zaten.

Ama ortada bir de gerçek var. Bir insanın hayatı boyunca iki veya daha çok disiplinde başarıyı yakalaması imkansız gibi bir şey. Demek istediğim, hem işinizde başarılı olup, hem de çok iyi bir müzik aleti çalamazsınız. Tabii bu fikrim biz normal insanlar için geçerli. Normal, yani hayatını kendi kazanmak zorunda olanlar için. Hayatı boyunca para kazanmak için vaktini harcamamış biri belki birden fazla disiplinde başarılı olabilir.

Demek istediğim, bir şeyi hobi olarak yapıyorsanız fazla abartmayın. Hele o işten para kazanan profesyonellerle aşık atmaya hiç kalkmayın.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Yaz

Mevsim bize yazmayı emrediyor!

Sevgili okuyucularım, bundan sonra daha sık yazacağımın müjdesini veriyorum sizlere...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Fark

Bir insanın kendiği sandığı şey ile, aslında olduğu şey arasındaki fark ne kadar büyük oluyorsa, o kadar çok acı çekiyor.

Her neyse, şu an sırf Jülide Ateş için, Dünden Bugüne Eurovision isimli bir programı seyrediyorum. Aşağıda gördünüz fotoğraf Boğaziçi mezunu sunucunun zerafetini anlatmakta kifayetsiz. Ayrıca organizasyonsuzluk nedeniyle, Ateş'in yayını kurtarma çabaları çok ilginç...

Ve evet, ben Hadise'nin bacaklarını beğeniyorum.


Ek: Bir türlü "öldüremediğim" b.'ye notumdur; insanın sevdiği iş diye bir şey olamaz, baban imkansız bir şey istiyor.

20 Mart 2009 Cuma

Sine

Bugünlerde kendimi hiç beğenmiyorum. Mütemadiyen Cine-5'de yayınlanan tırt filmlere kapılıp gidiyorum. Karayar Köprüsü, Güneşe Köprü ; adını bilmediğim, Cüneyt Arkın'ın kör olduğunu belli etmemeye çalışan bir iş adamını canlandırdığı film gibi, garip filmler izliyorum.

Bu arada blog tutmak için Wordpress.com diye bir yer varmış, orada yazdıklarımızı yedekleyebiliyormuşuz da. Gerçi kendisi mühim olmayan birinin yazdıklarını mühim sayması pek mantıklı olmasa da, karınca kararınca yazıyoruz işte. Bir inceleme yapıp, karar vermek, belki de taşınmak gerekecek...

Şimdi dikkat ettim de adını verdiğim iki filmde de köprü kelimesi geçiyor. Bir de ilkokul çocuğu esprisi yapayım bari. Köpürmek istiyorsanız, köprülü filmler seyredin.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Öldürdüm

İnternetin en güzel yanı, tanıştığınız kişileri kolaylıkla öldürebilmek. Kafanı mı bozdu, yamuk mu yaptı sana, sil gitsin. Artık msn mi olur, forum mu olur, blog mu olur, ne olursa! Del tuşuna basmak kadar kolay birini öldürmek.

Yalnız işin esprisi şu ki, her katilin yaptığını yapmayacaksın, o olay mahaline geri dönmeyeceksin. Dönersen tekrar hayata döndürmüş olursun öldürdüğün kişiyi, ele veririsin yakayı.

Ben bugün b.'yu öldürdüm, saat tam dokuz otuzdu. Artık bu insanlara yazı ithaf etme salaklığından da vazgeçiyorum. Bir ismin geçmesi gerekiyorsa, alfabedeki harfler neye yetmiyor? Zaten burası da hepi topu sıra tanımayan harfler topluluğu değil mi?

1 Şubat 2009 Pazar

Issız

Uyarı: Aşağıdaki fıkrayı okudunuz ve gülünecek bir şey bulamadıysanız, bu yazıda verilen linklere tıklamayınız!
Çok güzel bir kadın eczaneye girip bir şişe kolonya istemiş. Tezgahtar şişeyi sarmış, kadın da parayı uzatmış... Tezgahtar paraya bakmış :
- Maalesef bu parayı alamam, sahte!
Kadın çok bozulmuş :
-Demek benim ırzıma geçildi biraz önce..
En sevdiği film Terminator II olan biri olarak (Karate Kid serisini de televizyonda her gördüğümde seyrederim, itiraf edeyim.), filmler hakkında yorum yazacak cesaretim de yok, bilgim de.

Ancak insanların filmleri değerlendirirken, filmde ne kadar ağladıklarını, filmden sonra ne kadar içtiklerini filan ölçüt olarak kullandıklarını fark ettim. Bana göre bir filmden gerçekten etkilenildiyse, bu tip bir alternatif senaryo üretilebilmelidir. Benim beğeni ölçütüm budur.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Karanfil

Karanfil'i ilk ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Aşkın Nur Yengi bu şarkıya klip çekmişmiydi onu da araştırmadım, üşendim. Benim Aşkın'ın bu şarkısını da içeren kasetini edinmem, kasetin çıkışından yıllar sonrasına denk gelir. Kuzenlerimden biri dinlemekten sıkılmış olacak her halde, ablama hediye etmişti Karanfil'i içeren kaseti. Ablamın dersaneye giderken dersleri kaydetmesi için alınan walkman'de dinlemiştim albümü ilk. Bizim oralarda alınan her şey ders çalışmak amacıyla alınırdı, müzik dinlemek filan bizlerin vakit ve nakit ayıramayacağımız bir lüsktü hem, hem de utanırdım ben, yalan yok. İlk kasetimi liseyi bitirdikten sonra çektirmiştim. Onu da ablam - dolayısıyla walkman de- üniversite de olduğundan annemin çeyizinden kalma bir kaset çalardan dinleyebiliyordum.

Aşkın'ın "Hesap ver" isimli bu kasetindeki favori şarkım o zamanlar "Serserim Benim" idi.

Her neyse, geçen arabayla işe giderken radyoda çalan şarkının bir sözü dikkatimi çekti. "Sen ki özgürlük kadar güzel, sevgi kadar özgür". Karanfil'i hatırladım hemen, ancak şarkıyı kimin yorumladığını biraz önce şarkıyı indirince öğrendim. Mustafa Çeçeli şarkıya çok şey katmış. Aşkın'dan daha iyi yorumlamış şarkıyı.

Benim blogumda bir şarkıdan bahsedildiyse, mutlaka birine ithaf edilir. Bu şarkıyı da Facebook'ta hasta olduğunu belirtmiş tülin'e ithaf ediyorum. Keşke burada anlattığım olaylar olmasaydı da, bir geçmiş olsunluk arkadaşlığımız olsaydı, sahte yol üstü samimiyetleri yerine. Ama kıyamam ben sana gene de, geçmiş olsun.

İkinci olarak da buket'e gelsin Mustafa Çeçeli'den Karanfil. Ne örselen, ne incin sen, e mi?.

"Söyle neden bu vazgeçiş?"